Yardım Hesap Numarası: 0533.10.44247     VIPPS: 105640

– Muharrem ayının 9 ve 10`uncu veya 10 ve 11`inci günleri oruç tutmak sünnettir. Bu oruca Aşûra Orucu denir. 

Hadîs-i şerîfte, “Aşûra orucunun geçmiş yılın günahlarına kefâret olacağı” (bk. Tirmizî, Savm, 47)) belirtilmiştir. Bu oruç, aşûra günü olan Muharrem`in 10`uncu gününe, öncesinden veya sonrasından bir gün ilâve ile birlikte tutulmalıdır. Çünkü sadece Muharrem`in onuncu günü oruç tutmak mekruhtur.

– Her kamerî ayın 13, 14 ve 15`inci günü tutulan oruçlar menduptur. Bu günlere eyyâm-ı bîz denir. (bk. Tirmizî, Savm, 44; Ebû Dâvûd, 68)

– Her haftanın perşembe ve pazartesi günleri oruç tutmak sünnettir. (Tirmizi, Savm,44; Nesai,sıyam, 36, 70; İbn Mace, Sıyam, 42)

Ramazan`ı tâkib eden Şevval ayında altı gün oruç tutmak da menduptur.

Resûl-i Ekrem`e (asm) pazartesi günü oruç tutmak hakkında sorulunca, şöyle buyurmuştur:

“Bu, benim doğduğum, Peygamber olarak gönderildiğim ve bana Kur`an indirilen gündür.” (Müslim, Sıyam, 197)

Şevval ayında tutulan altı gün orucu hakkında ise demiştir:

 “Kim Ramazan orucunu tutar da sonra ona Şevval`den altı gün katarsa, bütün seneyi (sevabca) oruçlu geçirmiş gibi olur.” (Müslim, Sıyâm: 204; Tirmizî, Savm: 53; Ebu Dâvud, Savm: 58)

– Hz. Dâvut (as)’ın yaptığı gibi, bir gün oruç tutup bir gün iftar etmek de menduptur. Bu tarz tutulan oruca “Savm-ı Dâvud” denir.

Resûlüllah Efendimiz (asm):

“Allah indinde en makbûl oruç, kardeşim Dâvud`un orucudur. Bir gün yer, bir gün tutardı.” (Gazali, İhya, 1/673)

buyurarak, ümmetini bu şekilde oruç tutmaya teşvik etmiştir.

– Şaban ayı, oruç tutmak bakımından, en sevaplı ve faziletli aylardan biridir. Resûlüllah Efendimiz (asm), hiçbir ayda, Şaban ayındaki kadar çok oruç tutmamıştır. Sebebi kendisine sorulunca şöyle izah etmişlerdir:

“Bu ay, Receb ile Ramazan ayı arasında insanların kendisinden gafil oldukları bir aydır. Halbuki o, içerisinde amellerin Rabbü`l-Âlemîn`e arz olunduğu bir aydır. Binaenaleyh, ben, amelimin, oruçlu olduğum halde Allah`a arz olunmasını dilerim.” (Nesâî, Sıyâm, 70; İbn Ebû Şeybe, el-Musannef, nr. 9858)

Yukarıda sayılan vakitler dışında, kerahet olmayan günlerde oruç tutmak ise nâfiledir. Nafilenin mânası, farz ve vâcibden ayrı olarak, hiçbir dinî mükellefiyet olmaksızın, sırf fazilet ve sevab için yapılan ibâdet demektir.

 

Nafile oruçlar hakkında Peygamber Efendimizin (asm) uygulamaları nasıldır?

Peygamber Efendimizin Ramazan ayının dışında tutmuş olduğu oruçlar vardır. Bu oruçlar genel anlamıyla nâfile oruçlardır. Yani farz olmayan oruçlardır. Nafile ibadetlere, sünnet, müstehap ve mendup da denir.

Esas olarak nafile ibadetler, yapıldığı zaman sevap kazanılan, yapılmadığı zaman da bir cezası gerekmeyen şeylerdir.

Yoksa nafile Türkçede kullanıldığı gibi “gereksiz, faydasız, boş şeyler” anlamında davranışlar değildir.

Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem, bu anlamda yıl içinde belli aylarda ve günlerde nafile oruçlar tutmuş, tutulmasını tavsiye etmiş, fazilet ve sevabından söz etmiştir. Sahabiler de Resulullah’tan gördükleri biçimde bu oruçları tutmuşlardır. Efendimizin bizzat uygulamaları olduğu ile alakalı pek çok rivayet mevcuttur:

Enes Radiyallâhu Anh anlatıyor:
Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem, bazen olurdu bir ay boyu oruç tutmazdı ve o aydan hiç oruç tutmayacağını zannederdik. Bazen de (öylesine ara vermeden) tutardı ki, o aydan hiç bir günü oruçsuz geçirmeyecek zannederdik.
(Buhari, Savm: 53, Teheccüd: 11; Müslim, Sıyâm: 180; Tirmizî, Savm: 57)

 

İbni Abbâs Radiyallâhu Anhümâ anlatıyor:
Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem, Ramazan dışında hiçbir ayı tam olarak oruçlu geçirmedi.” (Buhari, Savm: 53; Müslim, Savm: 178; Nesâi, Savm: 70)

 

Şevval ayı, altı gün orucu

Eyyub Radiyallahu anh anlatıyor:

Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem buyurdular ki:
Kim Ramazan orucunu tutar ve ona Şevval ayından altı gün ilâve ederse, sanki yıl orucu tutmuş olur.
(Müslim, Sıyâm: 204; Tirmizî, Savm: 53; Ebu Dâvud, Savm: 58)

 

Ramazan ayı biter bitmez, hemen Şevval ayı girer. Ramazan Bayramının ilk günü Şevval’in de birinci günüdür. Bunun için bu ilk gün oruç tutulmaz, bayramdır, dolayısıyla caiz değildir. Bayramın ikinci gününden sonra Zilkade ayı girinceye kadar altı gün oruç tutulabilir. Hiç ara vermeden art arda tutmak da şart değildir. İsteyen art arda tutar, isteyen aralıklarla tutabilir.

 

Zilhicce ayı orucu

 

Ebû Hüreyre Radiyallâhu Anhın rivayetine göre Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem şöyle buyuruyor:

Allah’a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce’nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur. O günlerde tutulan her günün orucu bir senelik oruca, her gecesinde kılınan namazlar da Kadir Gecesine denktir.
(İbni Mâce, Sıyam: 39)

 

Hadiste belirtilen Zilhicce’nin ilk on gününden maksat ilk dokuz günüdür. Çünkü Zilhicce’nin onuncu günü Kurban Bayramının birinci günü olduğu için bugün oruç tutmak caiz değildir. Müstehap olan oruç, Kurban Bayramından önceki ilk dokuz gündür.

Zaten şu hadis-i şerif de bu konuyu açıklıyor:

Huneyde ibni Halid, hanımından, o da Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellemin bazı hanımlarından rivayet ediyor:

Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem Zilhicce ayının dokuz gününü, Âşura gününü, her aydan üç gün ve ayın ilk Pazartesi ve Perşembe gününü oruçlu geçirirdi.” (Ebû Dâvud, Savm: 61)

 

Muharrem ayı ve Âşura günü orucu

 

“Şehrullahi’l-Muharrem” olarak meşhur olan, yani “Allah’ın ayı Muharrem” olarak bilinen Muharrem ayı, İlahi bereket ve feyzin, Rabbani ihsan ve keremin coştuğu ve bollaştığı bir aydır.

Allah’ın ayı, günü ve yılı olmaz, ancak Allah’ın rahmetine ermenin önemli bir fırsatı olduğu için Peygamberimiz tarafından bu şekilde ifade edilmiştir.

Âşura Günü ise Muharrem’in 10. günüdür. Âşura Gününün Allah katında ayrı bir yeri vardır. Bugünde Cenâb-ı Hak on peygamberine on çeşit ikramda bulunmuş ve kudsiyetini arttırmıştır. Bu günlerde oruç tutmak çok faziletlidir.

Hicrî Senenin ilk ayı olan Muharrem ayının 10. günü Âşura Günüdür. Muharrem ayının diğer aylar arasında ayrı bir yeri olduğu gibi, Âşura Gününün de diğer günler içinde daha mübarek ve bereketli bir konumu bulunmaktadır.

Âşura Gününün Allah katında da çok seçkin bir yerinin olduğunu Fecr Sûresinin ikinci âyeti olan “On geceye yemin olsun” ifâdelerinin tefsirinden öğrenmekteyiz.

Bazı tefsirlerimizde bu on gecenin Muharrem’in Âşurasine kadar geçen gece olduğu beyan edilmektedir. (1)

Cenâb-ı Hak bu gecelere yemin ederek onların kudsiyet ve bereketini bildirmektedir.

Bugüne “Âşura” denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu gününe denk geldiği içindir. Hadis kitaplarında geçtiğine göre ise, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberine on değişik ikram ve ihsan ettiği içindir. Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir:

1. Allah, Hz. Musa’ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.

2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.

3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.

4. Hz. Âdem’in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.

5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.

6. Hz. İsa (a.s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.

7. Hz. Davud’un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.

8. Hz. İbrahim’in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.

9. Hz. Yakub’un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf’un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.

10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur. (2)

Hz. Âişe’nin belirttiğine göre, Kabe’nin örtüsü daha önceleri Âşura gününde değiştirilirdi.

İşte böylesine manâlı ve kudsî hâdiselerin yıldönümü olan bu mübarek gün ve gece, Saadet Asrından beri Müslümanlarca hep kutlana gelmiştir. Bugünlerde ibadet için daha çok zaman ayırmışlar, başka günlere nisbetle daha fazla hayır hasenatta bulunmuşlardır. Çünkü, Cenab-ı Hakkın bugünlerde yapılan ibadetleri, edilen tevbeleri kabul edeceğine dair hadisler mevcuttur.

Âşura Gününde ilk akla gelen ibadet ise, oruç tutmaktır.

Muharrem ayı ve Âşura Günü, Ehl-i Kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılırdı. Nitekim, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Medine’ye hicret buyurduktan sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi. “Bu ne orucudur?” diye sordu.

Yahudiler, “Bugün Allah’ın Musa’yı düşmanlarından kurtardığı Firavun’u boğdurduğu gündür. Hz. Musa (a.s.) şükür olarak bugün oruç tutmuştur” dediler.

Bunun üzerine Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam da, “Biz, Musa’nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz” buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti. (3)

Âşûra günü yalnız ehl-i kitap arasında değil, Nuh Aleyhisselâmdan itibaren mukaddes olarak biliniyor, İslâm öncesi Cahiliye dönemi Arapları arasında İbrahim Aleyhisselâmdan beri mukaddes bir gün olarak biliniyor ve oruç tutuluyordu.

Bu hususta Hazret-i Âişe validemiz şöyle demektedir:

“Âşûrâ, Kureyş kabilesinin Cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resulullah da buna uygun hareket ediyordu. Medine’ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Âşûrâ gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan isteyen bugünde oruç tuttu, isteyen tutmadı.” ‘Buharı, Savm: 69.

O zamanlar henüz Ramazan orucu farz kılınmadığı için Peygamberimiz ve Sahabileri vacip olarak o günde oruç tutuyorlardı. Ne zaman ki, Ramazan orucu farz kılındı, bundan sonra Peygamberimiz herkesi serbest bıraktı. “İsteyen tutar, isteyen terk edebilir” buyurdu. (4) Böylece Âşura orucu sünnet bir oruç olarak kalmış oldu.

Âşura orucunun fazileti hakkında da şu mealde hadisler zikredilmektedir.

Bir zat Peygamberimize geldi ve sordu:

“Ramazan’dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?”

Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, “Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah’ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir” buyurdu. (5)

Yine Tirmizî’de geçen bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Âşura Gününde tutulan orucun Allah katında, o günden önce bir senenin günahlarına keffaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum.” (6)

“Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur” (7) hadis-i şerifi ise, bu günlerde tutulan orucun faziletini ifade etmektedir.

Bu hadisin açılamasında İmam-ı Gazali, “Muharrem ayı Hicrî senenin başlangıcıdır. Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayamak daha güzel olur. Bereketinin devamı da daha fazla ümit edilir” (8) demektedir.

Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Aşura Gününe denk getirmemek için, Muharrem’in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.

Bu mânâdaki bir hadisi îbni Abbas rivayet etmektedir. Bunun için, müstehap olan, aşure Gününü ortalayarak, bir gün önce veya bir gün sonra oruç tutmaktır.

Bu günde oruçtan başka hayır, hasenat ve sadaka gibi güzel âdetlerin de yaşatılması isabetli ve yerinde olacaktır. Herkes imkânı nisbetinde ailesine, akraba ve komşularına ikramda bulunur; bugünlerin faziletini bildiren hâdiseleri hatırlayarak ihsanda bulunursa şüphesiz sevabını kat kat alacaktır. Bilhassa, Peygamberimiz, mü’minin aile efradına Âşura Gününde her zamankinden daha çok ikramda bulunmasını tavsiye etmiştir.

Bir hadiste şöyle buyurular: “Her kim Âşura Gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenâb-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder.” (9) Bu aile mefhumunun içine akrabalar, yetimler, kimsesizler, konu komşular da girmektedir. Fakat, bunun için fazla külfete girmeye, aile bütçesini zorlamaya lüzum yoktur. Herkes imkânı ölçüsünde ikram eder.

Âşura gününün manevi ve berraklığı üzerinde Kerbela karanlığının kesafeti de görülmektedir. 61. hicret yılının Muharrem’ine ait 10. gününde Hazret-i İmam Hüseyin (r.a.) 55 yaşında iken Sinan bin Enes isimli bir hain tarafından Kerbelâ’da hunharca şehit edilmiştir. Bu gadr ve zulmün arkasında Emevi Halifesi Yezid, onun Küfe valisi îbni Ziyad vardır. Yarım asır öncesinden Peygamberimizin bizzat haber verdiği bu ciğerleri yakan olay Hazret-i Hüseyin’i Cennet gençlerinin efendisi olma şanına yüceltmiştir.

Şehitler mükâfatını almış en yüce mertebelere ulaşmıştır, Yüce Allah’ın da zalimlere hak ettikleri cezayı en âdil bir şekilde vereceğinden şüphemiz yoktur. Kaderi hükme boyun eğen her mü’min bu olaya üzülür, ancak itidalini ve soğukkanlılığını kaybetmez. Duyguları yanlışlara ve taşkınlıklara götürmez. Çünkü meydana gelen bütün olaylar ezelî takdirin bir hükmüdür. Bu açıdan bunu bir “yas merasimi” haline dönüştürmek ehl-i sünnetin itikat ve inancına aykırıdır.

 

Haram aylar ve Recep ayı orucu

Abbâd ibni Hanif anlatıyor:

Sa’id ibni Cübeyr Rahimehullaha, Recep ayındaki oruçtan sordum. Bana şu cevabı verdi:

İbni Abbas Radıyallahu Anhümâyı dinledim, şöyle demişti:

Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem Recep ayında, bazı yıllarda öyle oruç tutardı ki biz, ‘(Galiba) hiç yemeyecek (ayın her gününde tutacak)’ derdik. (Bazı yıllarda da öyle) yerdi ki biz, ‘(Galiba) hiç tutmayacak’ derdik.” (Buhari, Savm: 53; Müslim, Siyâm: 179; Ebû Dâvud, Savm 55)

Mucesetü’l-Bahilî Radiyallâhu Anh rivayet ediyor.

Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem şöyle buyurdu:

Haram aylarından bazısını tut, bazısını bırak, haram aylarda tut ve bırak, haram aylarda tut ve bırak.

Bâhilî diyor ki:

“Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem ‘Tut’ dedikçe, üç parmağını yumdu, ‘Bırak’ deyince de üç parmağını bıraktı.” (Ebû Davud, Savm: 54)

Böylece Peygamberimizin o zata, “Üç gün tut, üç gün ara ver” dediği anlaşılıyor.


Haram ayları, Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır.

Recep ayında devamlı olarak bir ay boyu oruç tutmak uygun görülmüyor. Bunun sebebi, Recep ayının Ramazan ayına benzemesinden kaçınılmasıdır.

 

Şaban ayı orucu

 

İlâhî feyz ve bereketin yeryüzünü şenlendirdiği bu mübarek ay, mü’minler için en kârlı ve kazançlı fırsattır. Çünkü Şâban’ın değer ve kıymetini arttıran en önemli tarafı, diğer aylara göre (Ramazan hariç) yapılan her amelin ve ibadetin sevabının üç yüz kattan fazla oluşudur.(1)

Diğer vakitlerde kılınan bir rekât namazın sevabı on ise, Şaban ayında üç yüzden fazladır. Okunan her bir Kur’ân harfi için üç yüz cennet meyvesi vardır.

Yine bu ihsan ve bağış ayı olan günlerde amel defterimizin sevap hanesine kaydettirdiğimiz ibadetler, her an şeytan ve nefsin fırlattığı gaflet, vesvese ve şüphe oklarına birer kalkan vazifesi görerek gerçek huzurumuzun kaynağı olur. Çünkü farkında olmadan veya bir anlık gaflet sonunda işlediğimiz hatâ ve kusurların keffareti olabilecek hasenat ve iyilikler en bereketli şekilde bu günlerde elde edilmektedir. Ayrıca bu ibadetler ileride hücumuna maruz kalabileceğimiz günahlar için de bir siper hüviyetini taşır.

Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam diğer aylara göre bu ayda daha çok ibadet ve taatte bulunurlardı.

“Şaban benim ayımdır.”

“Şaban günahları temizleyendir”

buyurarak kadrini yüceltirdi.

Receb ayı geldiği zaman da şöyle buyururdu:

“Allah’ım, Receb ve Şaban (ayını) bize mübarek ve bereketli kıl. “

Böylece dua ve niyazlarında bu ayların kudsiyetini dile getirmişlerdir.

Peygamberimiz (asm) in Şaban ayına gösterdiği bu hürmetin bir sebebi de devamında gelecek olan Kur’ân ayı olan Ramazan’dan dolayı idi. Hz. Enes’in rivayetine göre, Peygamberimiz’den sual ederler:

 

“Ya Resulallah, Ramazan’dan başka en faziletli oruç ayı hangi aydadır?”
Bu soruya Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam,
“Ramazan’ı tazim için (Ramazan hürmetine) Şâban’ da tutulan oruçtur.” cevabını verirler.

Basta Hz. Âişe (ra) Validemiz olmak üzere sahabilerin beyanına göre Peygamberimiz (asm) bazan Şaban ayının tamamını, çok kere de çoğu günlerini oruçlu geçirirdi. Zaten diğer günler, bilhassa pazartesi ve perşembe günleri de oruçlu bulunan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam maddî ve manevî pekçok hikmetinden dolayı oruç ibadetini sıkça yapardı. Bu hususta Hz. Âişe (ra)’nin şöyle bir rivayeti vardır:

Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam bazı aylarda çok oruç tutardı. Hattâ, biz, onu bu ayda hiç iftar etmedi sanırdık. Bazı aylarda da çok iftar ederdi. Hattâ, biz, onu bu ayda hiç oruç tutmadı derdik. Resulullahın Aleyhissalâtü Vesselam Ramazan’dan başka bir ayın orucunu tamamladığını görmedim. Şaban’daki kadar, kendisinde, çok oruçlu olduğu bir ay da görmedim

Hz. Âişe (ra) başka bir rivayetinde bu konuda şunları söyler:

“Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam senenin hiçbir ayında Şaban ayındakinden fazla oruç tutmaz ve şöyle buyururdu:

“Amellerden gücünüzün yettiğini yapın. Çünkü siz bıkmadıkça, Allah da size asla bıkmış muamelesi yapmaz. Allah yanında amelin en makbulü, kişinin az da olsa devam üzere işlediği ameldir.”

Yine Hz. Âişe (ra), İbni Mâce’de geçen başka bir rivayetinde de,

O (Resul-i Ekrem) Şaban ayının tamamını oruçla geçirerek nihayet Şâban’ı Ramazan’la birleştirirdi.“(

diyerek Peygamberimiz (asm)’in bu ayda daha çok oruç tuttuğunu ifade etmektedir.

Bu iki rivayetten hadis âlimleri, Peygamberimiz (asm)’in bazı seneler Şâban’ın tamamını, bazı zamanlarda da çok günlerini oruçlu geçirdiği kanaatine varmışlardır. Zaten hadiste geçen “tamamı” mânâsına gelen “küll” kelimesi Arapça’da çoğunluk mânâsında kullanılırdı.

Bir kimse bir ayın çok günlerini oruçlu geçirirse, tamamını oruçlu geçirdiği ifadesi yer alırdı. Her iki rivayetten Şaban ayının tamamını oruçlu geçirmenin veya bir kısmında oruç tutmanın caiz olacağı hükmü çıkarılmaktadır.

Şaban ayında oruç, namaz, sadaka gibi ibadetlerin ve diğer imâni ve İslâmî hizmetlerin fazla yapılmasının bir hikmeti de, devamında gelecek olan Ramazan ayı için zihnen, bedenen ve ruhen bir hazırlık ve alışkanlığa sebep olmasıdır. Çünkü bazı insanlar, “Nasıl olsa, Ramazan gelince daha çok ibadet ederiz.” diye gaflet ve tembelliğe kapılabilirler. İşte Şâban’da yapılan ibadetler bu perdeyi yırtmaktadır.

Bu hususa Peygamberimiz (asm), Hz. Üsame bin Zeyd’in suâli üzerine işaret etmektedir. Hz. Üsame sorar:

“Yâ Resulallah, Şaban ayında tuttuğunuz kadar hiçbir ayda oruç tuttuğunuzu görmedim.”

Bunun üzerine Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam şöyle buyururlar:

“Receb ve Ramazan ayları arasında şu Şaban ayında insanlar gafildir. Bu öyle bir aydır ki, ameller, Alemlerin Rabbine bu ayda yükseltilir. Ben oruçlu iken amellerimin yükseltilmesini severim.”

Bu mübarek günleri değerlendirerek gün ve gecelerimizi manevî yönden daha çok bereketli kılarsak, bu ayın feyzinden daha fazla istifade etmiş oluruz. Bu aylarda tutulan oruç farz ve vacip olmayıp sadece sünnettir. Peygamberimiz (asm)’e uyarak sevap ve mükâfatına nail olmak için oruç tutmaya gayret ederiz.

 

Hz. Davud orucu nasıldı?

 

Abdullah ibni Amr ibni Âs Radiyallâhu Anhümâ anlatıyor:

Ben her gün oruç tutuyor, her gece de Kur’ân okuyordum, hatmediyordum. Resulullah Sallallâhu Aleyhi Veselleme ben yanındayken benim halim anlatıldı, yahut o bana bir haberci yolladı da bunun üzerine kendisine gittim. Yanına varınca bana:

“Ey Abdullah, her gün oruç tuttuğun ve her gece Kur’ân okuduğun bana haber verilmedi mi sanırsın?” buyurdu.

“Evet, yâ Resulallah, öyle yapıyorum ve bununla hayırdan başka bir niyetim yoktur” dedim.

Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem, “Her aydan üç gün oruç tutman, şüphesiz sana yeterlidir.”

Ben, “Yâ Resulallah, ben bundan daha fazlasına güç yetirebilirim” dedim.

Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem şöyle buyurdu:

“Şüphe yok ki, eşinin, senin üzerinde bir hakkı vardır.
“Ziyaretçilerinin senin üzerinde bir hakkı vardır.
“Bedeninin senin üzerinde bir hakkı vardır.
“Bütün bu hakları yerine getirerek Allah’ın peygamberi Davud Aleyhisselâmın orucunu tut. Çünkü Davud Aleyhisselâm insanların en çok ibadet edeniydi.”

Ben, “Yâ Resulallah, Davud Aleyhisselâmın orucu ne kadardı?” diye sordum.
“Davud Aleyhisselâm bir gün tutar, bir gün tutmazdı” dedi.

Sonra, “Ayda bir Kur’ân’ı okuyup hatmeyle” buyurdu.
“Yâ Resulallah ben bundan daha fazlasını yapabilirim” dedim.
“Öyleyse yirmi günde bir okuyup hatmeyle” buyurdu.
“Yâ Resulallah, ben bundan daha hızlı okuyabilirim” dedim.
“Öyleyse Kur’ân’ı on günde bir okuyup hatmeyle” buyurdu.
“Yâ Resulallah, ben bundan daha fazlasını okuyabilirim” dedim.
“Öyleyse yedi günde bir okuyup hatmeyle,” buyurdu. “Artık bundan fazlasını da yapma. Çünkü eşinin senin üzerinde bir hakkı vardır. Ziyaretçilerinin de senin üzerinde bir hakkı vardır. Kendi bedeninin de senin üzerinde bir hakkı vardır” buyurdu.

Abdullah der ki: “Ben ibadet isteğinde şiddet gösterdikçe benim bu arzum yerine getirildi.”

Yine der ki: “Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem bana hitaben, ‘Sen bilmezsin, belki de ömrün uzundur’ buyurdu.”

Yine der ki: “Sonra ben Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellemin benim için söylemiş olduğu uzun ömre ulaştım. Yaşlandığım zaman, keşke Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellemin bana teklif ettiği ruhsatı kabul etseydim, diye arzu ettim.” (Müslim, Sıyam: 182)

 

Eyyâmu’l-bi’z (Dolunay günlerinde oruç)

 

Abdullah ibni Katâde Radiyallâhu Anh anlatıyor:

Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem, bize eyyam-ı bi’zde (yani ayın on üç, on dört ve on beşinci günlerinde) oruç tutmamızı emrederdi ve “Bunlar yıl orucu durumundadır” derdi.”

(Ebu Dâvud, Savm: 68; Nesâi, Savm: 83)


İbni Abbâs Radiyallâhu Anhümâ anlatıyor:

“Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem eyyâmu’l-bi’zde oruç tutmayı, mukim halde de, seferde iken de bırakmazdı.” (Nesâi, Savm: 70)

Nitekim Hz. Hafsa (ra) diyor ki:

“Dört şeyi Resûlüllah (asm) Efendimiz hemen hemen hiç terketmedi diyebilirim: Âşûrâ orucu, Zilhicce’nin ilk on gününün orucu, her ayın 13, 14, 15. günlerinde oruç ve bir de sabah farzından önce iki rek’at namaz…” (Ahmed bin Hanbel, Nesâi)

Hadiste geçen günler, Hicri Takvime göre Kameri ayların 13, 14 ve 15. günleridir. Sabah kılınan sünnet ise, sabah namazının sünnetidir.

Peygamber Efendimiz  (asm), Ramazan orucu farz kılınmadan önce “eyyam-i biyz” günlerinde bu orucu tutmuş (Ahmed, 5/246; Tirmizî, Savm, 41, 54), Ramazan orucu farz kılındıktan sonra da bu orucu tutmaya devam etmiş (Tirmizî, Savm, 54), “Kim her aydan üç gün oruç tutarsa ömür boyu oruç tutmuş gibi olur.” (Tirmizî, Savm, 54, III, 135) ve “(Ramazan ayının dışında ) Oruç tutmak istediğin zaman, ayın 13, 14 ve 15. günlerinde oruç tut.” (Suyuti, el-Camiu’s-Sagir, 1/66 H. No: 892) sözleriyle bu orucun tutulmasını teşvik etmiştir.

Nafile orucu bozmak ve tutmak


Ümmü Hâni (r.anha)’dan rivâyete göre, şöyle demiştir:

Rasûlullah (s.a.v.)’in yanında oturuyordum bir meşrubat getirildi. Rasûlullah (s.a.v.) ondan içti ve bana da verdi ben de içtim ve: “Günaha girdim benim bağışlanmam için istiğfar et” dedim. “Neden?” buyurdular. “Oruçluydum orucumu bozmuş oldum deyince, sen bir borcunu kaza mı ediyordun?” buyurdular. O da: “Hayır” deyince, “Nafile ise zararı yoktur” buyurdular”

Tirmizi – 731


Âişe (r.anha)’dan rivâyete göre, şöyle demiştir:

“Ben ve Hafsa oruçluyduk, bize bir yemek getirildi. Yemek hoşumuza gitti ve ondan yedik. Rasûlullah (s.a.v.) geldi, Hafsa babasının kızı olduğundan benden erken davranarak dedi ki: “Ey Allah’ın Rasûlü! İkimizde oruçlu idik bize bir yemek çıkarıldı hoşumuza gitti ondan yedik” Rasûlullah (s.a.v.); “O orucunuzun yerine başka bir “gün oruç tutun” buyurdular.”

Tirmizi – 735

 

Bu iki hadis rivayeti ve başka deliller, nafile orucu bilerek bozma durumda kazasının gerekli olup olmadığı konusunda farklı içtihatlara neden olmuştur.

Şimdi bu iki rivayeti ve bunlara göre yapılmış içtihatları görelim:

Nafile orucu bozana kaza gerekmediğini söyleyenler

Ümmü Hânî (r.anha)’dan; nakledildiğine göre; Mekke fethi günündeydi. Fatıma gelip Rasûlullah (asm)’ın sol tarafına oturdu. Ümmü Hânî de sağında oturmakta idi.

Bir cariye, içerisinde içecek olan bir kap getirip Peygamber (asm)’e takdim etti. Rasûlulullah (sasm) ondan içti. Sonra kabı Ümmü Hânî’ye verdi. Ümmü Hânî de içip şöyle dedi: Ya Rasûlallah, ben oruçlu idim, orucumu bozdum. Rasûlullah (asm), “Sen, bir borcunu mu kaza ediyordun?” buyurdu. Ümmü Hânî, Hayır, dedi. Rasûlullah (asm): “Eğer nafile ise zararı yok” buyurdu. (Dârimî, Savm 30; Ahmed b. Hanbel, VI, 424; Ebu Davud, Savm, 72; Tirmizi, Savm 35)

Tirmizî, hadisin senedinde kusur olduğunu söyler.

Ümmü Hâni’in, Hz. Peygamber’in kendisine uzattığı şeyi oruçlu olduğu halde içip bunu sonradan haber vermesi, Efendimizin artığını reddetmemek içindir. Fakat içtikten sonra yaptığının günah bir şey olduğunu zannetmiş ve durumu Peygamber (asm)’e arz etmiştir.

Nitekim Tirmizî’nin rivayetinde Ümmü Hânî meseleyi şu şekilde aktarmaktadır. “Sonra Peygamber (asm) kabı bana uzattı, ondan içtim ve; “ben günah işledim, benim için istiğfar et”, dedim…”

Hadis-i şerîf nafile oruca başlayan kişinin isterse orucunu bozabileceğine ve kendisine kaza gerekmediğine delâlet etmektedir. Çünkü Rasûlullah (asm) Ümmü Hânî’ye orucunu kaza etmesini emretmemiştir.

Hz. Ömer, Ali, İbn Mesud, İbn Ömer, îbn Abbas, Câbir, Huzeyfe, Ebu’d-Derdâ gibi meşhur sahâbîler ve İmam Şafiî ile Ahmed b. Hanbel’in görüşleri de bu istikamettedir.

Bu görüşe ışık tutan başka hadisler de vardır. O hadislerde Peygamber (asm)’in nafile oruçlu iken orucunu bozduğu ifade edilmektedir.

Ancak bu görüş sahiplerine göre, özürsüz yere orucun bozulması mekruhtur.

İmam Azam ve İmam Malik’e göre, nafile oruca başlayan bir kimsenin orucu tamamlaması gerekir. Özürsüz yere orucunu açması caiz değildir. Bunlar “Amellerinizi bozmayınız” (Muhammed, 47/33) manasındaki ayete dayanırlar.

Bu görüş sahiplerine göre, bir kimse özrü olmadığı halde başladığı nafile orucu bozarsa, günahkar olur ve kendisine kaza icab eder. Bir özürden dolayı bozarsa, günahkâr olmasa da Ebu Hanifeye göre kaza icâb eder. Malikilere göre kaza da gerekmez.

Hanefilerin bu konudaki delilleri biraz sonra nakledeceğimiz hadiste geçen “onun yerine başka bir gün kaza ediniz” ifadesidir.

Hanefî âlimlerinden Kemal b. Hümâm ve Tacü’ş-Şeri’a başlanılan nafile orucu özürsüz yere de olsa bozmanın caiz olduğu görüşünü benimsemişlerdir.

Nafile orucu bozana kaza gerektiğini söyleyenler

…Aişe(r.anha)’den; demiştir ki:

“Biz oruçlu iken Hafsa ile bana bir hediye getirildi. Biz de orucumuzu bozduk, sonra Peygamber (asm) odaya girdi. Kendisine:

Ya Rasûlallah! Bize bir hediye getirildi, onu canımız çekti ve orucumuzu bozduk, dedik. Rasûluliah (asm):

“Size günah yok (ancak) onun yerine başka bir gün oruç tutunuz.” buyurdu. (Ebu Davud, Savm, 73; Tirmizî, Savm 35; Ahmed b. Hanbel, VI, 263; Muvatta’, Sıyam 50)

Ahmed b. Hanbel’in bir rivayetinden anlaşıldığına göre Hz. Aişe ve Hz. Hafsa’ya hediye edilen şey bir koyundu. Oruçlarını bozduktan sonra durumu Peygamber (asm)’e arz eden imam Mâlik’in Muvatta’daki rivayetine göre Hz. Hafsa‘dır.

İmam-ı Azam ve İmam Malik bu hadise dayanarak başladığı nafile orucu bozan kişiye kazanın vacip olduğunu söylemişlerdir.

Gerçi bu hadis zayıftır. Çünkü raviler arasında tenkide uğrayan Zümeyl vardır. Fakat bu hadis İbn Hıbbân, İbn Ebî Şeybe ve Taberânî tarafından başka senetlerle de rivayet edilmiştir.

Bu görüşte olanlar ayrıca önceki hadisin açıklamasında da işaret edildiği gibi “Amellerinizi bozmayınız”, ve “orucu geceye kadar tamamlayınız” (Bakara, 2/187) manalarındaki ayetleri de görüşlerine delil almışlardır. Çünkü bu son ayette, orucun geceye kadar tamamlanması emredilirken farz veya nafile olduğuna dair bir ayırım yapılmamıştır.

Şu mamaya gelen hadis de bu gurubun delilleri arasındadır:

“Biriniz, bir yemeğe çağrıldığı zaman gitsin. Eğer oruçlu değilse yesin, oruçlu ise, yemesin, bereketlenmesi için dua etsin.” (Heysemî, Mecmeu’z zevâid, IV, 52 Taberânî’den naklen)

Eğer orucu bozmak caiz olsaydı, davete gidenin orucunu bozması daha evla olurdu.

Her iki görüşün de delilleri vardır. Bir Müslüman hangi mezhebe göre amel ediyorsa ona göre hareket eder.

 

Nafile oruç tutarken davet edilmek


Ebu Hüreyre Radiyallâhu Anh anlatıyor:
Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem buyurdular ki:

“Biriniz yemeğe davet edilince, oruçlu ise, ‘Ben oruçluyum’ desin.”
(Müslim, Sıyâm: 159; Ebû Dâvud, Savm: 76; Tirmizî, Savm: 64; İbni Mâce, Sıyâm: 47)


Ümmü Ammâre bintu Ka’b Radiyallâhu Anhânın anlattığına göre:

Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem yanına girmiş. Ammare yemek ikram edince, Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz:

“Sen de ye!” demiş.

Kadın, “Ben oruç tutuyorum” deyince Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuş:

Oruçlu kimse, başkasına ikramda bulunur ve yemeğinden başkaları yerse, onlar yedikleri müddetçe melaike oruçluya rahmet duasında bulunurlar.”


Bir başka rivayette de şöyle denmiştir:

Oruçlunun yanında oruçsuzlar yemek yiyecek olursa, melekler oruçluya rahmet okurlar.

(Tirmizî, Savm: 67)

 

KAPAT