Yardım Hesap Numarası: 0533.10.44247     VIPPS: 105640

Peygamberimiz (asm)’e İslamiyet gelmeden önce, Hz. İbrahim (as)’in Hanif dinine göre bir hayat sürüyordu. Ancak bu ibadetin nasıl ve ne şekilde olduğuna dair fazla bir bilgiye sahip değiliz.

Bununla beraber, hayatı boyunca  hiçbir zaman putlara tapmaması, daima bir olan Allah’a inanıp ona yalvarması, belli günlerde Hira dağına çıkıp tefekkür ve zikir ibadetinde bulunması, bu yansımanın birer örneğidir.

Hazret-i İbrahim Aleyhisselâmın, Arabistan’da çok perdeler altında cereyan eden Hanif dininden geriye kalanlar vardı. Peygamber Efendimiz (asm) bunlarla amel ediyordu. Ancak bunu yapmaya mecbur ve mükellef değildi. Kendi ihtiyarıyla farz olmaksızın ibadet ederdi.

Özetle söylemek gerekirse: Peygamberimiz (asm) İslamiyet’ten evvel, yine hak dinin vecibelerini yaşıyan muvahhid ve abid bir insandı. Hz. İbrahim (a.s.)’in dininin devamcısı idi. Fakat mecburiyet altında değil, iradesi ile ibadet ederlerdi. Bunda bütün tarih ve siyer kaynakları müttefiktir. Devamlı olarak Hira mağarasına çekilir, ibadet eder, dua ederlerdi. Hatta ilk vahiyde böyle bir ibadet zamanında gelmiştir.

Nitekim İslamiyet’ten önce Arabistan’da Hanifler olarak bilinen ve İbrahim aleyhisselamın dininden geriye kalanlarla amel eden bir çok insan vardı.

Peygamberler (aleyhimüsselâm), gerek vahiy sonrası gerekse öncesinde küfür (inkâr) ve şirk günahından masumdurlar. Bu konuda bütün Müslümanların ittifakı / icmaı vardır.

Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) çocukluk, gençlik ve olgunluk zamanları peygamberlik dönemlerinin âdeta basamakları ve merdivenleri mahiyetindedir. Zîrâ halkı Hakka davet eden insanların bi’set sonrasında olduğu gibi, öncesinde de hâlleri tertemiz olmalıdır ki, muhataplarına emniyet ve itimat verebilsin.

Risaletin gerektirdiği sıfatlar açısından konuya dikkat çeken Nureddin Sabunî şöyle der: Peygamberi risalete layık kılan sıfatlardan biri, asrında yaşayan insanların en akıllısı olması, diğeri, en güzel ahlâka sahip olmasıdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de اَلْمُصْطَفَيْنَ
اْلأَخْيَارِ (Sa’d, 38/47) tabiriyle onların bu donanımları dikkatlerimize arz edilir. Bu, “hayırlılar içinden seçilmiş”demektir. Yani peygamberler (aleyhimüsselâm), daha işin başında, insanların en hayırlılarıdırlar. Fakat en hayırlıların hepsi peygamber değildir; peygamberler, onlar arasında da en mümtaz olanlardan seçilir.

Kimi kelâm âlimleri Kur’ân’da peygamberlerle alâkalı olarak yer alan bazı ifadeler için makul bir mahmilin (yüklenen manaların) bulunamaması durumunda, ‘bunun bi’setten önce vuku bulmuş olduğuna’ hamledilmesi gereği üzerinde dururlar. Erken dönem Maturîdî kelâmcılarından Fahru’l-İslâm Ebu’l-Yüsr el-Pezdevî (v.493) bu görüşün doğru olmadığına dikkat çeker ve ‘Peygamber, peygamber olarak yaratılır.’ der. Fıkh-ı Ekber şarihleri de korunma işinin peygamberler için peygamberlikten önce de sonra da sabit olduğunu ifade ederler.

Biz ikinci görüşün daha ihtiyatlı bir yaklaşım olduğu kanaatindeyiz. Zîrâ onlar bu dönemde peygamber olmasalar bile birer peygamber adayıdırlar; bu itibarla da yine özel bir inayet altındadırlar. Mantıken de bunun böyle olması gerekir. Çünkü sonradan ümmetlerinin önüne model / rehber şahsiyet olarak çıkarılacak olan bu zevatın geçmişlerinde de bir açık ve falso bulunmamalıdır ki, insanlar, güvenleri zedelenmeden tereddütsüz, itirazsız onlara ittiba edebilsinler.

Meselâ, putperest bir babanın ocağında yetişmesine rağmen küçük yaşlarından itibaren Hz. İbrahim (a.s.) gerek babasına gerekse içinde bulunduğu inkârcı topluluğa / kavme karşı tevhid inancı adına sergilemiş olduğu olağanüstü mücadele, peygamberlerin ortamları ne olursa olsun, onların Allah tarafından hususi bir inayet altında tutulup korunduklarını göstermektedir. Ve yine Allah (c.c), Hz. Musa (as)’ı Firavun’un sarayına yerleştirmişti. Ama onun terbiyesini ne annesine ne de Firavun’a bırakmıştı; zihnini ve kalbini yabancı düşünceler etkilemesin diye,

“(Ey Musa sevilmen) ve benim gözetimimde yetişmen için sana kendimden bir sevgi bıraktım.” (Tâhâ, 20/39)

âyetinin şehadetiyle, terbiyesini bizzat Allah kendi nezaretine / gözetimine almıştır. Allah (c.c) bununla bize, Firavun ocağı gibi son derece menfi bir yerde bile -ileride peygamber olarak görevlendireceği bir kulunu- küfür ve günahların tesirinden uzak tutup koruduğunu göstermiştir.

Şimdi bunu yapan Allah (c.c), elbette diğer enbiyayı da hususiyle ‘Hâtemunnebiyyîn’ olan Peygamberimiz (asm)’i nübüvveti öncesinde muhtemel günah risklerine karşı hususi bir koruma altına alacaktır.

Yüce Allah, âlemlere rahmet olarak gönderdiği has ve güzide kulu Hz. Muhammed’i (asm) peygamberliği öncesinde de korumuş ve üzerine cahiliye karanlığının düşmesine asla fırsat vermemiştir. Şimdi bu hususu birkaç açıdan değerlendirmeye tâbi tutalım.

Tarihin Şahadeti:

Peygamberliği öncesi hayatında da O’nun (asm) şirki / inkârı çağrıştıran bir sapmaya (dalâlete) düştüğüne tarih şahit olmamıştır. Kaynaklarımızda bunun aksini gösterecek bir delil mevcut değildir. Tam aksine Buhârî ve Müslim’in Sahihleri başta olmak üzere muteber kaynaklarımız Hz. Peygamber’in (asm) vahye mazhar olmadan önce de Nur dağında yer alan Hira mağarasında belli aralıklarla Hakk’la halvet için inzivaya çekildiğini (tehannüs) bildirirler.(8) Bu bağlamda İbn Hişâm’ın “tehannüs” kelimesine dair yaptığı izah oldukça önemlidir. Zîrâ bu izah Hz. Peygamber (asm)’in Hz. İbrahim (as)’in dini üzere ibadet ettiğini söyleyen görüşü öne çıkarmaktadır. İbn Hişâm, Arap dilinde yaygın bir geleneğe göre  ث harfi yerine ف  harfinin kullanıldığını, yukarıdaki ibarenin de bu türden bir kullanım içerdiğini yani “tehannüs” kelimesiyle “tehannüf”ün kastedildiğini belirtmektedir. Tehannüf ise Hanifliğe yani Hz. İbrahim (as)’in dinine uymak demektir.

Esasında meşhur Hanîflerden Zeyd b. Amr ve Ebu Zerr el-Gifârî’nin cahiliye döneminde de sadece Allah’a secde ettikleri bilinmektedir.(11) Nitekim Müslim’in Sahih’inde yer alan bir rivayette Hz. Ebu Zerr’in bisetten önce de namaz kıldığı açıkça ifade olunur. (Muslim, Fedâilu’s-Sahâbe 132) Şimdi Hanîflerin yolu bu ise, Hanîf denince akla ilk gelmesi gereken bir Zat’ın (asm) diğer Hanîflerden farklı bir yol tutması düşünülebilir mi?

Allah Rasulü (asm) bi’setten önce de zihin ve kalb dünyası pırıl pırıl ve tertemiz bir Hanîf idi. Nitekim Aliyyu’l-Kârî, Fahruddin Razî’nin de iştirak ettiği bu hususu bize şu cümlelerle aktarır: Gerçek şu ki, Hz. Muhammed (asm), Hz. İbrahim (a.s) ve diğer peygamberlerin şeriatından, gizli vahiy ve sadık keşifler yoluyla kendisine zâhir olan (görünen) hak üzere amel ederdi.

Bediüzzaman Said Nursî de daha önce de ifade ettiğimiz gibi, “Hz. Peygamber (asm) nübüvvetten evvel nasıl ibadet ederdi?” şeklinde yöneltilen bir soruya “Hz. İbrahim’in (a.s) Arabistan’da çok perdeler altında cereyan eden bakiye-i dini (Hz. İbrahim’in dininden kalan esaslar) ile” cevabını vermiş ve ardından şu kaydı düşmüştür: “Fakat farziyet ve mecburiyet suretiyle değil, belki (doğrusu) ihtiyarıyla ve mendubiyet suretiyle ibadet ederdi.”

Zihnen korunduğu gibi Allah Resulü kalbinin günahlarla yaralanması gibi durumlardan da -yine hususi bir inayetle- muhafaza edilmişti. O (asm) kendi ifadeleriyle hayatında iki defa düğüne gitmeye niyetlenmiş, ikisinde de Allah, ona bir uyku hâli vermiş ve yolda uyuya kalmıştır. Allah Rasulü (as) gitseydi, gözlerinin harama bakması muhtemeldi. Demek ki Allah (c.c.), O’nu muhtemel günah sınırına yanaştırmıyor ve koruyordu. Hâlbuki bu hâdiselerin olduğu sırada O, henüz peygamber olarak görevlendirilmemişti.

Bu çerçevede üzerinde durulması gereken diğer bir hâdise de şöyle cereyan etmiştir. Hz. Peygamber (asm), daha çocuktu. Kâbe’nin tamiri işine yardım etmeye çalışmaktaydı. Amcalarına taş ve kerpiç taşıyor ve sırtında taşıdığı taş ve kerpiçler çıplak olan tenini / omzunu acıtıyordu. Bu duruma şahit olan amcası Hz. Abbas (r.a), -taşın omzuna direkt temas etmemesi için- izârını / eteğini kaldırıp omzuna koymasını O’na tavsiye etmişti. O da öyle yapmıştı. (O devirde bu, herkesin gayet normal saydığı bir hareketti.) Hâdisenin devamı İmam Müslim’in Sahîh’inde Cabir b. Abdullah’tan mervi iki rivayetle şöyle anlatılır:

Bunlardan birincisi, “… Fakat derhal yere düştü ve gözleri semaya dikildi, sonra kalkarak ‘Elbisemi ver elbisemi!’dedi; amcası da esvabını (izârını) üzerine bağladı.”şeklinde, diğeri

“… Bunun üzerine Resûlullah izârını çözerek omzunun üstüne koydu. Fakat (böyle yapmasının ardından) hemen bayılarak düştü, artık o günden sonra bir daha bu hâlde görülmedi.” şeklindedir.

Bu hâdiseler bize açıkça şunu anlatmaktadır: Küçücük bir çocuk da olsa O, Allah’ın hususî terbiyesi altında yetişiyordu ve Allah (c.c), O’nu çocukken dahi günahtan koruyordu.

Selim Aklın Delâleti:

Malumdur ki, ele-ayağa bulaşan maddî kirler olduğu gibi mânevî kirler de vardır. Bu cümleden olmak üzere, dalâlet ve bunlardan neşet eden münkerat da zihni ve kalbi saran mânevî kirlerdir. Meseleyi buradan bir noktaya intikal ettirmek istiyoruz: Âyette geçen  ضَالًّا kelimesi en kötü anlamıyla (yani şirk mânâsıyla) ele alınması durumunda bu bizi, peygamberliği öncesinde “Allah Rasulü’nün -hâşâ- kalben / zihnen kirlenmiş birisi olduğu” sonucuna götürür. Bu ise kabul edilemez bir garabeti oluşturur. Zîrâ insanlığı maruz kaldığı kirlerden temizlemek için (Âl-i İmrân, 3/164; Cum’a, 62/2), o güne kadar kirli yaşamış birisinin görevlendirilebileceğini düşünmek ilâhî hikmetle telif edilemez.

Kâinatın rengini değiştirecek bir nurla / ışıkla gönderilen insanın, o güne kadar dalâlet karanlığında bırakılacağını düşünmek, başkasının değil, bu ancak aklen malullerin iddiası olabilir. İlm-i kelâm ve fıkhın imamı Ebû Hanife o güne kadar şirk karanlığında kalmak bir yana Allah Rasulü’nün ‘hayatında göz açıp yumma miktarı bir süreyle de (tarfete ayn) olsa şirk içinde bulunmadığını’ açıkça ifade eder.

Celaleddin es-Suyutî ed-Durru’l-Mensur adlı eserinde Hz. Ali’den (r.a) naklen şöyle bir rivayete yer verir: Hz. Peygamber (asm)’e “Hiç hayatında bir puta ibadet ettin mi?” denilince “Hayır” dedi. Sonra “Hayatında hiç şarap içtin mi?” diye soruldu, ona da “Hayır” dedi ve şöyle buyurdu:

“Ben iman ve kitabın (tafsilatının) ne olduğunu bilmiyor olduğum zamanda bile daima ‘onların üzerinde olduğu yolun küfür olduğunu’ bildim.” (Suyutî, ed-Durru’l-Mensur, Daru’l-Fikr, Beyrut 1993, VII, 364)

Bu çerçevede Nureddin es-Sabunî’nin şu ifadesini de aktarmakta yarar görüyoruz: Hz. Peygamber (asm)’in herhangi bir zaman diliminde bir lahza dahi olsun Haktan, hidayetten sapmış olması caiz olmaz, zîrâ böyle olsaydı, risaleti yüklenmeye layık olmazdı.

Nasıl ki geleceğin erkân-ı harpleri, daha harp okullarında iken sicilleri itina ile tutulur ve sağa-sola kayıp kaymadığı hassasiyetle takip edilir; evet kırk sene sonra belli bir noktaya getirilecek bir insan -bütün bu kırk sene boyunca, kırmızıya mı boyandı, maviye mi boyandı, turuncuya mı boyandı, pembeye mi boyandı- bütün hâl ve davranışlarında gözetime tâbi tutulur, öyle de Cenâb-ı Hak, beşerî irşad kurmaylarını, ta çocukluklarından itibaren böyle takip eder ve korur.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in hayatında “Hüzün Yılı” olarak anılan yıl içerisinde meydana gelen üzücü hadiseler nelerdir? (Ebû Talib ve Hz. Hatice’nin vefatları)

Üç senelik müşrik ablukasından kurtulmanın sevincini acı olaylar takib etti. Acı hâdiseler zincirinin ilk halkası, Resûl-i Ekremin dört yaşındaki en büyük oğlu Kasım’ın vefâtı oldu.

Gönlü şefkat şelâlesini andıran Peygamber Efendimiz, büyük oğlunun vefâtından çok müteessir oldu. Derin teessürünü ciğerpâresinin cenazesini götürürken, karşısında dim dik duran Kuaykıan Dağına,

“Ey dağ! Benim başıma gelen şey, senin başına gelseydi, dayanmaz yıkılırdın.”

hitabıyla ifâdeye çalışıyordu.

Mübârek gönülleri henüz Kasım’ın vefat hüznünden kurtulmamışken, bir acı hâdise daha vuku buldu. Diğer oğlu Abdullah da vefat etti.

Allah’ın kader hükmüne teslimiyetin zirvesinde bulunan Kâinatın Efendisi, bu acı hâdiseler karşısında yine de göz yaşlarını tutamıyordu.

Hz. Hatice, hakiki sahibine iâde ettiği bu ciğerpârelerini kastederek,

“Yâ Resûlallah! Onlar, şimdi nerededirler?” diye sordu.

Resûl-i Kibriya,

“Onlar, Cennettedirler.” diye cevap verdi.

Bu acı hâdiseler sebebiyle Peygamber Efendimizin kalbi mahzun, gözleri yaşlıydı. Müslümanlar da onun bu hüznünü paylaşıyorlardı. Ama şirk cephesinin keyfine diyecek yoktu. Birer insan olmaları haysiyetiyle, insanlığın gereği olan başsağlığı dilemek şöyle dursun, Efendimizi daha da üzmek için ne lâzımsa yapıyorlardı. Hatta içlerinden As bin Vâil ve Ebû Cehil gibi azılılar işi daha da ileri götürerek,

“Artık, Muhammed ebterdir, nesli kesilmiştir. Neslini devam ettirecek erkek çocuğu kalmamıştır. Kendisi de ölünce adı sanı unutulacaktır.”1

diyecek kadar küstahlık gösteriyorlardı.

Resûlünü, hiçbir zaman yardım ve tesellisinden uzak bulundurmayan Cenâb-ı Hak, bu dedikodular üzerine de Kevser Sûresini inzâl buyurarak, müşriklerin dedikodularını ağızlarına tıkadı ve Peygamber Efendimizi şöyle teselli etti:

“Şüphesiz ki Biz sana kevseri(2) verdik. Öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Asıl nesli kesik olan, sana düşmanlık edenin tâ kendisidir.” (Kevser, 108/1-3)

Evet asıl, adı sanı toprağa karışıp kaybolan Ebû Cehiller, Ebû Lehebler oldu. Resûl-i Kibriyanın (a.s.m.) adı ve dâvâsı ise, asırlardır inananların gönlünde bayrak bayrak dalgalanmakta ve Kıyamete kadar da dalgalanmaya devam edecektir.

Ebû Talib’in Vefatı:

Müslümanlar, üç sene süren çetin muhasara belâsından kurtulmakla son derece sevinmişlerdi. Mekke’de umumî bir sürûr meydana gelmişti. Fakat, bu ferah ve sevinçleri çok sürmedi. Arası çok geçmeden başka bir musibet ve acı hâdiseler meydana geldi.

Resûlullah Efendimizin, Peygamberliğinin 10. senesinde Ebû Tâlib hastalandı ve ölüm döşeğine düştü. Resûl-i Ekrem Efendimiz, kendisini küçük yaşından beri bağrına basıp, şefkat ve himâyesinde büyüten, kendisini korumak uğrunda her türlü tehlikeyi göze alan bu değerli amcasını kaybedeceğine son derece üzülüyordu. Öte yandan onun Müslüman olup ebedî sâadete ermesini de candan arzu ediyordu.

Ebû Tâlib’in hastalığı gittikçe ağırlaşıyordu. Bunu fark eden Kureyş müşrikleri, son bir defa daha kendisine Peygamber Efendimizle ilgili olarak başvurmayı kararlaştırdılar. Bu maksatla, Utbe bin Ebî Rebiâ, Şeybe bin Rebiâ, Ebû Cehil, Ümeyye bin Halef, Ebû Süfyan ve daha başkaları yanına gelerek şöyle dediler:

“Ey Ebû Tâlib, sen büyüğümüzsün. Ölüm döşeğine düştüğünü görünce endişe duymaya başladık. Kardeşinin oğlu ile aramızda olanı biliyorsun. Onu çağır ve aramızda hakem ol. O bizden ayrılsın, biz de ondan ayrılalım. Birbirimizle uğraşıp durmayalım. O bizim dinimize karışmasın, biz de onun dinine karışmayalım.”

Ebû Tâlib, Nebiyy-i Muhterem Efendimize haber gönderdi. Resûlullah, gelip Ebû Tâlib ile hazır bulunanlar arasına oturdu. Ebû Tâlib, Kâinatın Efendisi Peygamber Efendimize hitaben,

“Ey kardeşimin oğlu, bunlar kavmimin ileri gelenleridir. Senin meselen için buraya gelmişlerdir. Sana vereceklerini verecekler ve senden alacaklarını da alacaklardır.” dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz,

“Olur, ey amcam” dedi. “Onların benden almalarını ve kabul etmelerini istediğim bir tek kelimedir ki, onlar, o kelime ile top yekûn bütün Araplara ve Arap olmayanlara hâkim olabilirler.”

Ebû Tâlib, hayret içinde

“Bir tek kelime mi?” dedi. Peygamber Efendimiz,

“Evet, bir kelime.” buyurdu. Herkesi bir merak sardı. Neydi bu kelime?

Ebû Cehil ortaya atıldı ve Peygamberimiz (s.a.v.)’e hitaben,

“O kelime ne ise bize söyle de, o birin yanına biz on katalım.”dedi.

Dikkat kesilmiş bütün kulakların duymak istedikleri tek kelimeyi Resûl-i Ekrem şöyle ifâde etti:

“Lâ ilâhe illallah deyin ve Allah’tan gayrı taptığınız putlarınızı da ellerinizle kaldırıp atın!..”

Bu mukaddes sözü duyan müşrikler hep birden ellerini çırptılar,

“Yâ Muhammed,” dediler, “sen bunca ilâhları, bir tek ilâh mı yapmak istiyorsun? İşine şaşıyoruz doğrusu?”

Sonra da birbirleriyle konuştular:

“Vallahi, bu adam, size istemediğiniz şeyi veriyor. Gidin, Allah sizinle onun arasında hükmünü verinceye kadar, atalarınızın dininde direnin.”

Cenâb-ı Hak, onların bu hareketlerini Kur’ân-ı Keriminde bize şöyle haber verir:

“Bütün ilâhları tek bir ilâh mı yapacakmış? Bu ne acâip şey! Onların ileri gelenleri, ‘Haydi yürüyün’ diyerek oradan ayrıldılar. ‘İlâhlarınıza bağlılıkla direnin. Sizden istenen şey budur.”‘ 

Resûl-i Ekremin, Amcasını İslâma Dâveti:

Ebû Tâlib, müşriklerle arasında geçen konuşmadan sonra Peygamberimiz (s.a.v.)’e,

“Vallahi, ey kardeşimin oğlu! Senin onlardan istediğin şeyi, ben hak ve hakikatten uzak görmedim.” dedi.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, sevdiği ve saydığı amcasının Müslüman olacağı ümidiyle sevinç içinde,

“Ey Amca!” dedi. “Gel, bari sen ‘Lâ ilâhe illallah’ de de, onunla sana âhirette şefaat edebileyim.”

Fahr-i Kâinatın bu candan ve samimi arzusuna ne yazık ki, amcası gönlünü ferahlatıcı bir cevap vermedi.

“Yeğenim,” dedi, “vallahi, benden sonra, sana ve atalarının oğluna, çok yaşlanmaktan dolayı bunaklık atfetmeleri korkusu olmasaydı, istediğin şeyi söyleyip, sana tabi olurdum. Kureyş, o istediğin sözü; ölümden korkarak söylediğimi zannedecekleri için, söyleyemeyeceğim.”

Fakat, buna rağmen, sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), amcasını İslâma dâvetten ve teşvikten vazgeçmedi. Mübârek kalbi, kendisini canı gibi seven amcasının îmânsız gittiği takdirde uğrayacağı dehşetli akibetin ızdırabıyla çarpıyor ve devamlı,

“Ey amca, ‘La ilâhe illallah’ de ki onunla âhirette sana şefaat edebileyim.” diyordu.

Yine böyle bir dâvet ve teşvikte bulunduğu sırada, Ebû Talib’in başucunda Ebû Cehil ile Abdullah bin Ebî Ümeyye de vardı. İkisi de,

“Yâ Ebû Talib! Sen, Abdülmuttalib’in milletinden, onun dininden yüz mü çevireceksin?” dediler.

Resûl-i Ekrem, müşriklerin bu sözlerine aldırış etmedi ve kelime-i tevhidi amcasına arza devam etti. Onlar da aynı şekilde sözlerini tekrarlayıp durdular. Sonunda Ebû Tâlib kendisinin Abdülmuttalib’in dini üzere olduğunu söyledi.

Buna rağmen Peygamberimiz (s.a.v.)’in mübârek gönlü, kendisini çok seven amcasının, kendisine her türlü eziyet ve hakareti revâ gören müşriklerle aynı âkibete uğramaktan derin ızdırab duyuyor ve

“Ey Amca, şunu bilmelisin ki, Allah tarafından alıkonuncaya kadar, senin affedilmeni isteyip duracağım.” diyordu.

Nihâyet, Ebû Talib, makbul bir îmâna nâil olamadan 87 yaşında iken dünyaya gözlerini yumdu.7 Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, indirdiği âyet-i kerime ile Resûlullahın şahsında bütün mü’minlere hitap etti:

“Sen, sevdiğin kişiyi hidâyete erdiremezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet verir. Doğru yolda olanları en iyi bilen de Odur.”

Resûl-i Ekrem Efendimizin mübârek ve nazik kalbi, amcasının vefatıyla fazlasıyla acı duydu. Gözleri yaşla doldu ve mübârek dudaklarından şu cümleler döküldü:

“Allah ona rahmet etsin. Mağfiretini ihsan buyursun.”

Vefatı sırasında Hz. Abbas da Ebû Tâlib’in başucunda bulunuyordu. Hz. Abbas o sırada henüz Müslüman olmamıştı. Tam öldüğü sırada dudaklarının kımıldadığını görünce, kulak verip dinledi ve “Lâ ilâhe illallah” dediğini işitti. Resûl-i Ekrem Efendimize,

“Ey kardeşimin oğlu! Vallahi, kardeşim Ebû Tâlib, senin söylemesini istediğin tevhid kelimesini söyledi.” dedi.

Resûl-i Kibriyâ, gözyaşları arasında,

“Ben işitmedim.” buyurdu.

Amcasını kaybedişinden dolayı, bütün insanlığa rahmet hazinesi olan kalbi teessür içinde olan rahmet Peygamberi Efendimiz, cenâzesinin arkasından da şöyle duâ etti:

“Amca, Rabbim seni rahmetine eriştirsin, hayırla mükâfatlandırsın.”

Bu sırada yine mevzu ile ilgili şu âyet-i kerime nazil oldu ve mü’minlere değişmez bir ölçü verdi:

“Akrabâ bile olsalar, onların cehennemlik oldukları ortaya çıktıktan sonra müşrikler hakkında Allah’tan af dilemek, ne Peygambere ve ne de îmân edenlere uygun düşmez.”

Amcasının vefatı Resûl-i Ekremi hem üzdü, hem de derinden derine düşündürdü. Zira kendisine o âna kadar zahirî hâmilik eden, müşriklerin şirretliklerinden muhafaza etmeye çalışan o idi.

Gerçekten en zor ve çetin şartlar altında bile çok sevdiği yeğeninin koruyuculuğunu esirgememiş, akrabalarının düşmanlıkları pahasına himâyeden vazgeçmemişti. Bu himâye sebebiyle Kureyş müşrikleri Peygamber Efendimize fazla ilişememişlerdi.

Ama şimdi ortada Ebû Tâlib yoktu. Müşriklerin dinmek bilmez kin ve husumetlerinin eseri olan taşkınlıklarına karşı kendisini zahîren koruyacak kimse kalmamıştı. Ama, Cenâb-ı Hakkın muhafaza ve himâyesi de hiçbir maddî himâyeci ve koruyucuya ihtiyaç bırakmayacak tarzda sevgili Resûlünün üzerinde bundan böyle de eksik olmadı.

Hz. Hatice’nin Vefatı:

Ebû Tâlib’in vefatından üç gün gibi kısa bir zaman sonra, Efendimizin pâk zevcesi Hz. Hatice de bi’setin 10. yılı, Ramazan ayında 65 yaşında iken, fani dünyadan ebedî âleme göç etti.

Namazını bizzat Resûl-i Kibriyâ Efendimiz kıldırdı ve Hacun Kabristanına defnedilirken gözlerinde yaş, onu örten kara toprağı uzun uzun seyretti.

Ard arda vuku bulan bu acı hâdiseler Nebiyy-i Muhterem Efendimize pek ziyâde hüzün ve elem verdi. Çünkü Hz. Hatice, teslimiyeti, itâati, kalbinin rikkati, vefakârlığı, şefkatı, îmânının kuvveti, sadakat ve faziletiyle onun yeryüzünde en büyük destek ve tesellicisi idi. Herkes düşman iken Risâletini ilk defa o tasdik etmişti. Herkes, ondan uzaklaşıp kaçarken o, kendine kalbini açmış ve muhabbetini rikkatli kalbine gömmüştü. En sıkıntılı zamanlarında tek teselli kaynağı olmuştu.

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bu derin teessüründe Hz. Hatice-i Kübrâ’ya olan müstesna sevgisinin de şüphesiz büyük payı vardı. Öyle ki, vefâtından sonra bile onu hiçbir zaman unutmadı ve yeri geldikçe ondan takdirle, rahmet ve muhabbetle bahsederek hatırasını yâdederdi. Ona olan sevgisinin bir tezahürü olarak, akrabalarına dahi yardımda bulunur, şefkat ve merhametini onlardan hiçbir zaman eksik etmezdi.

Günün birinde Hz. Hatice’nin kızkardeşi Hâle’nin sesini duyunca hemen sevgili hanımını anmıştı. Buna şâhid olan Hz. Âişe Vâlidemiz; “Allah’ın kendisine ondan daha genç ve güzel hanımlar verdiğini.” söylemişti.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Âişe’nin bu sözlerinden rahatsız olduğunu belli etmiş ve Hz. Hatice’nin iyilik ve faziletlerinden bahsetmişti. Habib-i Kibriyânın söylediklerinden rahatsız olduğunu anlayan ferasetli Âişe (r.a.) içtenlikle,

“Yâ Resûlallah! Seni Peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, bundan sonra Hatice’nin menkıbelerini her zaman anlatmanı istiyorum.”

diyerek gönlünü almaya çalışmıştı.

Yine, Resûl-i Ekremin Hz. Hatice Validemizi dâimâ takdir ve muhabbetle yâdettiğini ve Hz. Âişe Validemizin bunu kıskandığını, bizzat Hz. Âişe’nin (r.a.) şu ifâdelerinden öğreniyoruz:

“Nebinin (a.s.m.) kadınlarından hiçbirini, Hz. Hatice’yi kıskandığım kadar kıskanmadım. Halbuki; onu Resûlullahın yanında görmemiştim bile! Fakat, Resûlullah, onu benim yanımda çok yâdederdi. Çok kere koyun keser, Hz. Hatice’nin samimi arkadaşlarına et gönderirdi. Bazen ben sabırsızlık göstererek,

‘Sanki yeryüzünde Hatice’den başka kadın yok mu?’derdim. Resûlullah da,

‘Hatice şöyle idi, Hatice böyle idi’ diye iyiliklerini sayar ve ‘Ondan çocuklarım var’ buyururdu.”

Resûlullah Efendimiz Hira’ya devam ettiği sıralarda Hz. Hatice Validemiz de ona yiyecek taşırdı. Bu sırada bir gün Cebrâil (a.s.) gelerek,

“Yâ Resûlallah! İşte şu uzaktan sana doğru gelen Hatice’dir. Yanında içinde yemek bulunan bir kab var. Yanına geldiği zaman, ona Rabbinden ve benden selâm söyle! Cennette inciden yapılmış bir sarayın kendisine verileceğini müjdele ki, onun içinde ne gürültü patırtı vardır, ne de çalışmak çabalamak.” dedi.

Hz. Ali de Rasulullah’dan şöyle işitmiştir:

“Kendi zamanımdaki kadınların hayırlısı İmrân’ın kızı Meryem’di. Bu ümmetin kadınlarının hayırlısı da Hatice’dir.”

Ard arda vuku bulan bu acı hâdiselerin mübârek kalbleri üzerinde bıraktığı derin teessür ve elem sebebiyle Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bi’setin bu 10. yılını “senetü’l-hüzün (hüzün yılı)” olarak isimlendirdi.

Müşrikler Eziyet ve Hakaretlerini Arttırıyor:

Ebû Tâlib’in vefâtına Peygamber Efendimiz ve Müslümanlar üzülürken, müşrikler ise sevindiler. Artık, karşılarında sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’e arka çıkacak Hâşimoğullarının reisi yoktu. Bunu fırsat bilerek eziyet ve hakaretlerine hız verdiler. Ebû Tâlib’in hayatında cür’et edemedikleri birçok taşkınlık ve insafsızca hareketlerde bulunmaya başladılar.

Resûl-i Ekrem, bir gün yoldan geçerken, müşriklerden biri, üstünü başını toz toprak içinde bırakmıştı. Bu âdice harekete hiçbir karşılık vermeden öylece evine dönmüştü. Sevgili babasının, bu halini gören Hz. Fâtıma, onun üstünü başını temizlerken, göz yaşlarını tutamamış ve hüngür hüngür ağlamıştı. Bir süre önce annesini kaybetmekle zaten gönlü mahzun ve kırık olan Hz. Fâtıma, babasını da bu halde görmekle âdeta kalbinden vurulmuştu. Sanki o damlalar gözünden değil, kalbinden, ruhundan akıp geliyordu.

Şefkat menbaı Peygamberimiz (s.a.v.) dayanılmaz bu manzara karşısında yine itidalini muhafaza etti, yine yüce Yaratıcısına güvendi, yine Ona döndü ve ağlayan mâsum yavrusunun gözyaşlarını mübârek eliyle silerek,

“Ağlama kızım ağlama, Allah babanı koruyacaktır.” dedi.

Sonra da düşünceli düşünceli ilâve etti:

“Ebû Tâlib’in ölümüne kadar müşrikler bana böyle eziyet ve hakarete cür’et etmemişlerdi.”

Bu devrede, müşriklerin eziyet ve hakaretleri öylesine insanlık dışı bir hüviyete bürünmüştü ki, Ebû Leheb gibi İslâmın en büyük bir düşmanının dahi gayretine dokunmuş, onun bile akrabalık damarını tahrik etmiş ve bu durum böyle sürerse Efendimize arka çıkacağını bile ifade etmesine sebep olmuştu.

Ebû Leheb’in bu sözleri üzerine müşrikler bir süre Peygamberimiz (s.a.v.)’den uzak durdular. Ne var ki, Ebû Leheb’in akrabalık bağından gelen sun’î himâyesi pek fazla sürmedi. Resûl-i Ekremin halkı Allah’a îmâna dâveti karşısında, tahammülü ve nesebî taraftarlığı kısa zamanda tükendi ve himâyeden vazgeçtiğini ilân etti. Himâyeden vazgeçmekle de kalmadı, eski düşmanlığını da aynı şiddetiyle devam ettirdi; ömrünün sonuna kadar bu düşmanlığından vazgeçmedi.

KAPAT